Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal hafızasında derin izler bırakan, sosyopolitik etkileri yüz yılı aşkın bir süredir tartışılmaya devam eden Şeyh Said İsyanı, bundan tam 101 yıl önce, 29 Haziran 1925 tarihinde Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda kurulan darağaçlarında trajik bir şekilde son buldu. Şeyh Said ve beraberindeki 46 kişinin idam edilmesiyle neticelenen bu tarihi süreç, yalnızca askeri bir bastırma operasyonundan ibaret kalmadı; aynı zamanda henüz iki yaşını doldurmamış olan genç cumhuriyetin idari, hukuki, askeri ve yapısal dönüşümünü hızlandıran devasa bir katalizör işlevi gördü. Hilafetin kaldırılmasının hemen ardından patlak veren, bölgesel, etnik ve dini karakteri bünyesinde barındıran bu geniş çaplı hareket, Ankara’daki genç hükümetin en radikal reaksiyonları vermesine, devlet reflekslerinin sertleşmesine yol açtı. Günümüzde bile tarihçilerin, sosyologların ve siyaset bilimcilerin üzerinde tam bir mutabakata varamadığı isyan süreci, ardında yüzlerce devlet belgesi, mahkeme tutanağı, askeri rapor ve halen aydınlatılmayı bekleyen onlarca gri alan bıraktı. Şeyh Said’in son nefesini verdiği o sıcak haziran gününün üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmişken, hadiseyi doğuran makro dinamikleri, cephe gerisindeki lojistik ağları, uluslararası diplomasi koridorlarındaki yansımaları ve mahkeme salonlarındaki tarihi diyalogları tarafsız, nesnel ve belgelere dayalı bir süzgeçten geçirmek, bugünün toplumsal yapısını ve siyasi kırılımlarını anlamak adına hayati bir eşiktir.
1924 Kırılması ve Azadi Cemiyeti: İsyanı Doğuran Siyasal ve Dini Arka Plan
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte hız kazanan modernleşme hamleleri ve ulus-devlet inşa süreci, imparatorluk bakiyesi olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde köklü bir yapısal sarsıntıya yol açtı. 3 Mart 1924 tarihinde hilafetin kaldırılması, Şeriyye ve Evkaf Vekaletinin lağvedilmesi ile öğretimin birleştirilmesi (Tevhid-i Tedrisat Kanunu), yüzyıllardır dini ve aşiret temelli bir hiyerarşiyle yönetilen bölgede ciddi bir otorite boşluğu ve hoşnutsuzluk dalgası yarattı. Bu süreçte, eski Osmanlı subayları ve bölgenin önde gelen aydınları tarafından kurulan saklı bir örgütlenme olan Azadi Cemiyeti (Kürt İstiklal Cemiyeti), Ankara’nın sekülerleşme ve merkezileşme politikalarından duyulan rahatsızlığı organize bir harekete dönüştürmek için zemin aramaya başladı. Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya Bey gibi nüfuzlu figürlerin liderlik ettiği bu cemiyet, askeri bir ayaklanmanın planlarını yaparken, halk tabanını mobilize edebilmek için dini motiflerin gücünü kullanması gerektiğinin farkındaydı. Nakşibendi tarikatının bölgedeki en güçlü ve saygın liderlerinden biri olan Şeyh Said, tam da bu noktada cemiyetin en stratejik aktörü haline geldi. Şeyh Said, geniş mürit kitlesi, aşiretler üzerindeki mutlak hakem pozisyonu ve dini karizmasıyla, teorik bir siyasi hareketi kitlesel bir halk ayaklanmasına dönüştürebilecek yegane isimdi. 1924 yılının son aylarında bölgede yapılan gizli toplantılar, aşiretler arasında dağıtılan beyannameler ve kutsal değerlerin tehlikede olduğuna dair yayılan fetvalar, yaklaşmakta olan fırtınanın en somut habercileriydi. Ankara istihbaratı Erzurum ve Bitlis merkezli bu hareketliliği izlese de, yaklaşan tehlikenin coğrafi sınırlarını ve askeri kapasitesini doğru analiz etmekte gecikti.
Piran’da Patlayan İlk Silah: Planlı İhtilalin Erken Doğumu
Takvimler 13 Şubat 1925 tarihini gösterdiğinde, o dönem Diyarbakır’ın Ergani ilçesine bağlı olan Piran (bugünkü Dicle) köyünde sıradan bir adli jandarma takibi, tüm devleti sarsacak bir isyanın fitilini beklenenden önce ateşledi. Bölgedeki aşiretleri dolaşarak irşad faaliyetlerinde bulunan ve o sırada kardeşinin evinde konaklayan Şeyh Said’in varlığı, köyde büyük bir insan sirkülasyonuna yol açmıştı. Tam da bu esnada, firari durumda olan ve eşkıyalık suçundan aranan birkaç mahkûmun Piran’a sığındığı ihbarını alan jandarma mülazımı (teğmeni) Mustafa Efendi komutasındaki bir askeri birlik köye intikal etti. Kanunun emrini uygulamak ve kaçakları teslim almak isteyen askerlerin bu hamlesi, Şeyh Said’in etrafında kümelenen ve silaha sarılmış olan heyecanlı kitle tarafından doğrudan bir meydan okuma ve saygısızlık olarak algılandı. "Biz burada dinimizi konuşurken asker bize müdahale edemez" anlayışıyla başlayan sözlü tartışma, kısa sürede silahlı bir arbedeye dönüştü. İlk kurşunların sıkılması, jandarma birliğinin esir alınması ve bir askerin şehit edilmesiyle neticelenen bu yerel olay, aslında Azadi Cemiyeti’nin Mayıs ayı için planladığı genel ayaklanmanın erkene alınmasına, yani bir nevi erken doğuma sebep oldu. Şeyh Said, Piran’da yaşanan bu gelişmeyi geri dönülemez bir yolun başlangıcı olarak kabul ederek yeşil sancağını açtı; Genç, Çapakçur (Bingöl), Palu ve Lice hatlarındaki aşiretlere acil çağrılar göndererek cihat ilan ettiğini duyurdu.
Elazığ’ın Düşüşü ve Diyarbakır Kuşatması: Askeri Harekatın Stratejik Safhaları
Piran’da başlayan yangın, feodal bağların ve dini dayanışmanın verdiği hızla birkaç gün içinde tüm bölgeye yayıldı. Şeyh Said’in emirlerini uygulayan aşiret milisleri, zayıf korunan ilçe merkezlerini ve jandarma karakollarını tek tek ele geçirerek ilerledi. İsyanın askeri stratejisi, bölgenin idari merkezlerini düşürerek Ankara’nın bölgeyle olan telgraf ve lojistik bağını tamamen koparmaktı. En kritik başarı, asayişin tamamen çöktüğü Elazığ’ın isyancıların eline geçmesi oldu. Şehre giren milisler, cezaevlerini boşalttı, kamu binalarını yağmaladı ve kendi idari mekanizmalarını kurmaya çalıştı. Bu başarı, isyancıların moralini zirveye taşırken gözlerin bölgenin tarihi ve askeri kalbi olan Diyarbakır’a çevrilmesine neden oldu. 7-8 Mart 1925 gecesi, Şeyh Said komutasındaki yaklaşık on bin silahlı milis, Diyarbakır surlarını kuşatarak şehre dört bir yandan saldırdı. Dönemin Diyarbakır Valisi ve aynı zamanda şehirdeki askeri garnizonun komutanı olan Mürsel Paşa, elindeki kısıtlı güce rağmen surların savunma avantajını sonuna kadar kullandı. Şehrin içindeki bazı radikal grupların gecenin karanlığından faydalanarak sur kapılarını dışarıdaki isyancılara açma teşebbüsü, askeri istihbaratın ve sadık şehir korucularının zamanında müdahalesiyle surların içinde bastırıldı. Günlerce süren, top atışları ve ağır makineli tüfeklerin gölgesinde geçen kanlı sokak çatışmaları, isyanın lojistik limitlerini ve askeri zafiyetlerini açıkça ortaya koydu. Düzenli bir ordunun disiplininden, ağır silahlardan ve kuşatma tekniklerinden mahrum olan aşiret kuvvetleri, Diyarbakır surlarını aşamayarak ağır zayiatlar verdi ve geri çekilmek zorunda kaldı. Bu taktiksel başarısızlık, isyanın psikolojik ve askeri kırılma noktası oldu.
Ankara’da Siyasi Deprem: Ali Fethi Okyar’ın İstifası ve İsmet İnönü’nün Dönüşü
Doğu Anadolu’dan gelen telgraf hatlarının birer birer kesilmesi ve Elazığ’ın düştüğü haberinin başkente ulaşması, Ankara’da adeta bir siyasi deprem yarattı. Türkiye Büyük Millet Meclisi koridorlarında ve Çankaya Köşkü’nde, bu muazzam tehdide karşı nasıl bir askeri ve siyasi strateji izleneceğine dair çok derin fikir ayrılıkları baş gösterdi. Dönemin Başbakanı Ali Fethi Okyar, meselenin sosyolojik boyutlarını da göz önünde bulundurarak sükûnetle, bölgesel asayiş tedbirleriyle, kısmi sıkıyönetim ilanlarıyla ve uzlaşmacı bir tonla çözülebileceğine inanıyordu. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve askeri kanat ise yaşananların basit bir asayiş ya da eşkıyalık vakası olmadığını, yeni kurulan laik rejimin temellerini, hilafetin kaldırılmasıyla hayata geçirilen devrimleri doğrudan hedef alan kurumsal bir beka tehdidi olduğunu görüyordu. Fethi Okyar hükümetinin parlamentoda sergilediği esnek ve temkinli tavır, Diyarbakır’ın kuşatılması üzerine Meclis içindeki şahin kanadın sert muhalefetiyle karşılaştı. Gazi Mustafa Kemal’in duruma doğrudan müdahale etmesi ve ağırlığını koyması neticesinde, 3 Mart 1925 gecesi Ali Fethi Okyar istifa etmek zorunda kaldı. Ertesi gün, disiplini, tavizsiz devlet refleksi ve askeri otoritesiyle tanınan İsmet İnönü, yeni hükümeti kurarak başbakanlık koltuğuna oturdu. İnönü’nün kabineyi kurar kurmaz attığı ilk adım, yürütme organına olağanüstü, sınırsız ve denetimsiz yetkiler verilmesini talep etmek oldu. Bu radikal siyasi makas değişimi, cumhuriyetin iç siyasetinde liberal ve çok sesli denemelerin uzun bir süreliğine rafa kaldırılmasına yol açtı.
Takrir-i Sükun Kanunu: Muhalefeti ve İsyanı Bastıran Hukuki Zırh
İsmet İnönü hükümetinin Meclis’e sunduğu ve 4 Mart 1925 tarihinde hararetli tartışmaların ardından kabul edilen Takrir-i Sükun Kanunu (Huzurun Sağlanması Kanunu), cumhuriyet tarihinin en olağanüstü hukuki metinlerinden biridir. Sadece iki maddeden oluşan bu kısa ama etkisi devasa kanun, hükümete "irticaa, isyana ve ülkenin toplumsal düzenini, asayişini bozmaya yönelik" gördüğü her türlü organizasyonu, derneği, siyasi oluşumu ve yayını idari bir kararla yasaklama, kapatma ve sorumlularını cezalandırma yetkisi veriyordu. Bu kanun, yalnızca cephedeki silahlı milisleri bastırmakla kalmadı, tüm ülkede idari ve hukuki yapıyı baştan aşağıya yeniden dizayn etti. Kanunun en keskin ve tavizsiz kılıcı ise şüphesiz yeniden kurulan Şark İstiklal Mahkemeleri oldu. Biri doğrudan isyan bölgesinde (Diyarbakır’da), diğeri ise Ankara’da konuşlandırılan bu mahkemeler, evrensel hukuk normlarından ziyade ihtilal hukukunun katı kurallarıyla hareket etti. Kararları kesin olan, temyiz hakkı bulunmayan ve infazları derhal olay yerinde uygulanan bu mahkemelerin hakimleri, bizzat Meclis içinden seçilen militan ruhlu milletvekillerinden oluşuyordu. Diyarbakır’daki mahkeme sahada silaha sarılanları yargılarken, Ankara’daki mahkeme ise isyana fikri zemin hazırladığı, dini hassasiyetleri kışkırttığı iddia edilen İstanbul merkezli muhalif basını, ünlü gazetecileri ve Kazım Karabekir liderliğindeki ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı hedef aldı. Takrir-i Sükun, devlete muhalif her odağı tasfiye etmek için hukuki bir zırh işlevi gördü.
Abdurrahman Paşa Köprüsü’nde Son Perde: Binbaşı Kasım’ın İhbarı ve Yakalanış
Diyarbakır surları önünde askeri lojistiği çöken ve ağır kayıplar veren Şeyh Said’in kuvvetleri, batı illerinden demiryollarıyla bölgeye sevk edilen ve sayıları elli bini bulan düzenli ordu birliklerinin gelmesiyle tamamen dağıldı. Havadan uçaklarla bombalanan, karardan ise kıskaç çemberi daraltılan isyancılar, dağlık alanlara çekilerek gerilla taktiği uygulamaya çalışsa da amansız takip karşısında başarılı olamadı. Nisan ayının ortalarına gelindiğinde, isyanın askeri kanat sorumlusu olan birçok aşiret reisi ya ölü ele geçirilmiş ya da teslim olmuştu. Şeyh Said, yanındaki az sayıda sadık adamıyla birlikte sarp dağ yollarını kullanarak İran sınırına geçmeyi, oradan uluslararası kamuoyuna sesini duyurarak diplomatik yollar aramayı planlıyordu. Ancak bu kaçış planı, en yakın halkadan gelen dramatik bir ihanetle sekteye uğradı. Şeyh Said’in bacanağı ve aynı zamanda eski bir Osmanlı subayı olan emekli Binbaşı Kasım (Ataç) Bey, isyanın başarıya ulaşamayacağını anladığı andan itibaren devlet güçleriyle gizli bir müzakere yürütmeye başlamıştı. Binbaşı Kasım, Şeyh Said’in intikal rotasını, konaklayacağı yerleri ve askeri gücünü adım adım istihbarat birimlerine aktardı. 15 Nisan 1925 tarihinde, Muş’un Varto ilçesi yakınlarında bulunan tarihi Abdurrahman Paşa Köprüsü üzerinde, etrafı nizami askeri birlikler tarafından tamamen sarılan Şeyh Said, hiçbir direniş gösteremeden teslim olmak zorunda kaldı. Kelepçelenerek Diyarbakır’a doğru yola çıkarılan Şeyh Said’in yakalanması, sahada askeri olarak biten hareketin, hukuki hesaplaşma dönemine geçişini simgeliyordu.
Diyarbakır Sinema Salonunda İhtilal Hukuku: Şeyh Said’in Tarihi Sorgusu
Diyarbakır’a getirilen Şeyh Said ve kurmayları için adliye binasının fiziki yetersizliği sebebiyle, geniş bir izleyici kitlesinin ve gazetecilerin katılımına imkan tanıyan tarihi bir sinema binası mahkeme salonuna dönüştürüldü. Başkanlığını Denizli Milletvekili Mazhar Müfit Kansu’nun yaptığı, savcılığını ise Ahmet Süreyya Örgeevren’in üstlendiği Şark İstiklal Mahkemesi, yargılamaları büyük bir titizlikle ve propaganda gücünü kullanacak şekilde yürüttü. Duruşmalar boyunca Şeyh Said’in geliştirdiği savunma stratejisi, hareketin siyasi, ayrılıkçı ya da milliyetçi bir Kürt devleti kurma amacı taşımadığını; tamamen dini vecibelerin ayaklar altına alınmasına, hilafetin kaldırılmasına ve şeriat hükümlerinin askıya alınmasına karşı geliştirilen dini bir "kıyam" olduğunu kanıtlamak üzerine kuruluydu. Mahkeme başkanı Mazhar Müfit Bey ise sanık sandalyesindeki Şeyh Said’i köşeye sıkıştırmak için ısrarla isyanın arkasındaki dış destekleri, özellikle İngiliz parmağını, silah lojistiğini ve İstanbul’daki muhalif siyasi figürlerle olan organik bağları deşmeye çalıştı. Sorgu tutanaklarına geçen diyaloglarda Şeyh Said’in, "Biz sadece şeriatın ahkamını istedik, niyetimiz fitne değildi, kader bizi bu noktaya sürükledi" şeklindeki savunmalarına karşılık, mahkeme heyeti bunu "vatana ihanet, Müslümanı Müslümana kırdırmak ve düşman devletlerin ekmeğine yağ sürmek" olarak nitelendirdi. Sinema salonundaki bu yüzleşme, iki farklı dünyanının, yeni seküler cumhuriyet ile geleneksel dini yapının hukuki çarpışmasıydı.
29 Haziran 1925: Dağkapı Meydanı’nda Kurulan Darağaçları ve Sır Cenazeler
Haftalar süren yoğun duruşmalar, şahitlerin dinlenmesi ve belgelerin incelenmesinin ardından Şark İstiklal Mahkemesi, kararını açıklamak üzere 28 Haziran 1925 tarihinde toplandı. Karar, ihtilal mantığının kaçınılmaz bir tecellisiydi: Şeyh Said ve aralarında aşiret reisleri, mollalar, fıkıh alimleri ve müftülerin de bulunduğu 46 arkadaşı, Ceza Kanunu’nun vatana ihanet, devletin toprak bütünlüğünü bozmaya teşebbüs ve silahlı isyan suçlarını düzenleyen maddeleri uyarınca idam cezasına çarptırıldı. İnfazların gerçekleştirilmesi için hiçbir bürokratik vakit kaybedilmedi; sabaha karşı, 29 Haziran’ın ilk ışıklarında Diyarbakır’ın tarihi Dağkapı Meydanı’nda hummalı ve karanlık bir çalışma başladı. Yan yana dikilen onlarca ahşap darağacı, şehri sarsacak ibret tablosunun fiziki dekoruydu. Beyaz infaz gömleği giydirilen Şeyh Said, darağacına doğru vakur ve sakin adımlarla yürüdü. Tarihi kayıtlara, mahkeme katiplerinin notlarına ve celladın sonradan aktardığı tanıklıklara göre Şeyh Said, sehpaya çıkarken fani hayatının son bulduğunu ancak inandığı değerlerin hesabının mahşere kaldığını belirten dini ibareler mırıldandı. Sırayla sehpaya çıkarılan 47 kişinin cansız bedeni, halkın zihnine devletin mutlak gücünü kazımak amacıyla gün boyu meydanda asılı bırakıldı. Bu toplu infazlar, Ankara’nın yeni rejimi koruma, devrimleri ne pahasına olursa olsun yürütme konusundaki tavizsiz kararlılığının en sert mesajıydı. İnfazların ardından cenazelerin nereye defnedildiği konusu ise toplumsal bir mitolojik odak noktası oluşmasını engellemek adına bir devlet sırrı olarak saklandı; mezar yerlerinin tespiti bugün bile hala hukuki ve siyasi bir tartışma maddesidir.
Musul’un Kaybı ve Jeopolitik Kumpas: İsyanın Küresel Cephesi
Şeyh Said İsyanı’nı yalnızca Türkiye’nin kendi iç dinamikleri, din-devlet çatışması ya da etnik talepler üzerinden okumak, uluslararası ilişkiler perspektifini tamamen eksik bırakır. İsyanın patlak verdiği 1925 yılı, Türkiye ile İngiltere arasında Musul, Kerkük ve Süleymaniye’nin geleceğinin belirlenmeye çalışıldığı, Milletler Cemiyeti koridorlarında ve Cenevre’de çetin diplomatik savaşların yaşandığı en kritik döneme tekabül eder. Ankara hükümeti, Misak-ı Milli sınırları içinde gördüğü Musul’u gerekirse askeri bir harekatla geri alabilmek amacıyla sınır bölgesine askeri yığınak yapmaya, lojistik hatları tahkim etmeye hazırlanırken, tam arkasında, güneydoğu cephesinde patlak veren bu devasa ayaklanma nedeniyle tüm askeri enerjisini, bütçesini ve konsantrasyonunu iç savaşı bastırmaya harcamak zorunda kaldı. İngiliz hükümetinin Şeyh Said’e doğrudan altın ya da silah gönderdiğine dair ıslak imzalı, kesin bir belge tarih arşivlerinde henüz genel erişime açılmamış olsa da, isyanın lojistik olarak İngiliz mandasındaki Irak sınırından beslendiği, İngiliz istihbarat subaylarının bölgedeki aşiretlerin hassasiyetlerini manipüle ettiği su götürmez bir gerçektir. İsyan sayesinde Ankara’nın askeri operasyon kabiliyetini felç eden Londra, diplomatik masada elini muazzam derecede güçlendirdi. Nitekim bu zaafiyetin sonucu olarak, 1926 yılında imzalanan Ankara Antlaşması ile Musul ve Kerkük, petrol gelirlerinden alınacak sembolik ve sonradan feragat edilecek bir pay karşılığında Irak’a, yani dolaylı olarak İngiliz emperyalizminin kontrolüne bırakıldı. Şeyh Said İsyanı, genç cumhuriyetin dış politikadaki en büyük stratejik kaybının asıl sebebi olarak küresel jeopolitik tarihteki yerini almıştır.



"Yorum yaparken yazım kurallarına uyalım ve de saygılı olalım. (Bu, kendimize olan saygımızı gösterir.)"